• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası

KUŞADASI KÜLTÜREL ve TARİHİ MİRASI KORUMA DERNEĞİ

Üyelerin dikkatine
Üyelik Girişi
Site Menüsü
Site Haritası
Takvim

Benefşe Kalesinden 111 Nefer

                                                                                                                                



BENEFŞE KALESİNDEN KUŞADASI’NA GELEN 111 NEFER

 

                             
Benefşe “   ; eğer kökleriniz bugünkü Yunanistan sınırları içindeki Mora’dan geliyorsa bu isim mutlaka sizi hüzünlendirecek ve dedelerinizin bir türlü anlatamadığı tarihin en büyük katliamlarından birine uğrayan “ Mora Türkleri “ni içinize akıttığınız gözyaşlarınızla yad edecekseniz. Yok, benim aslım “Yörük-Türkmen “  ve cedlerim Ege’den öte gitmemiş diyorsanız Benefşe ismi acaba nedir diye mutlaka merak edeceksiniz. O halde lütfen yazımızı dikkatle ve sabırla sonuna kadar okuyunuz.

                          
Benefşe; Türkçe karşılığı “ Menekşe “ olan güzel bir kelime ve  Mora yarımadasında bulunan doğal güzelliklerle dolu , üç tarafı denizle çevrili, yalçın kayalıklar üzerinde kurulu bir Osmanlı kalesi ve öz be öz Türk yurdudur. Şehrin yalnız bir girişi olduğu için buraya Yunanca “tek giriş” anlamına gelen “Monemvasia “ [1] adı verilmiştir. Benefşe’ nin en parlak günleri, ünlü bir korsan yuvası oluşu sebebiyle 13 ve 14. yy Venedikliler döneminde olmuştur. Orta çağlarda Benefşe, “Zapt edilemez bir kale”  ve “Yunanistan’ın Cebel-Tarık’ı lakaplarına sahipti. Osmanlı döneminde ise; stratejik öneme sahip bir kale ve küçük bir nahiye merkezi iken zamanla kalabalık Müslüman nüfusa sahip orta büyüklükte bir şehir olmuştur. Bu dönemlerde iki parçalı bir şehir özelliği gösteren “Benefşe “ nin yukarı kesimi denize bakan bir düzlükte, aşağı kesimi ise kayalığın güney kıyısında denize doğru yönelen dar bir arazi parçası üzerindeydi.

                          
Bugün Yunanistan’ın Mora bölgesi içinde kalan Benefşe bölgesi fethedilmeden önce Venedik hâkimiyetindeydi ve Rumlar, Venedikliler “ Katolik mezhebinden “ olduklarından dolayı yoğun bir dini baskı altındaydılar. Ortodoks olan Rumlar, Latinlerle sık sık çatışıyorlar ve daha özgür bir yönetim altına girmek ve dini hürriyetlerini serbestçe yaşamayı arzu ediyorlardı. Osmanlı’nın balkanlarda fütuhata başlaması ve fethedilen yerlere verilen dini serbestlik ise sadece Rumları değil Ortodoks mezhebine bağlı olan diğer milletleri de cezbediyordu.

                       
Mora Türklerine ve “Benefşe /Anabolu”  bölgesinin Osmanlı-Türk yönetimine girmeden önce, Osmanlı milletler topluluğunda önemli bir yer tutan  “ Rum milleti “ nin yaşadığı bölgelerden kısaca bahsedelim. Osmanlı sınırları içerisinde Rumlar,  ağırlıklı olarak “ Batı Anadolu, İstanbul, Ege Adaları ve Balkanların güney ucunda Mora Yarımadası “ nda yoğun olarak yaşamaktaydılar.  19.yy başlarındaki Yunan İhtilaline kadar, diğer gayrimüslim Osmanlı tebaası arasında ayrıcalıklı ve farklı bir konumdaydılar. İstanbul’un 1453 yılında fethinden bu yana, Müslümanlardan sonra en büyük nüfuslu topluluk olarak “ millet sistemi “ içerisinde yer almışlar ve “ Ortodoks Rum Milleti[2] olarak kabul edilmişlerdi. “ Bulgar, Rum, Romen, Arnavut “ toplulukları da Ortodoks idi ancak Rumlar,  bunlara göre daha ayrıcalıklı bir konuma sahiptirler.

                        
Fatih “ Fener Rum Patrikhanesi “ne bir nevi özerklik vermiş ve patrikhane tüm Ortodoks topluluklarının da temsilcisi durumuna yükselmişti. Rumlar,  İslam dinine geçmek zorunda kalmadan  “ Divân-ı Humayun’da tercümanlık”  görevlerine atanmışlar ve Osmanlı yüksek elitini oluşturmuşlardır. Tarihimizde çok sayıda Rum kökenli “ devşirme vezir-i azamlar “ vardır. Bunlardan en meşhurları ; Fatih’in  vezir-i azamı “  Rum Mehmet Paşa “ ve Kanuni’nin veziri-i azamı “ Pargalı İbrahim Paşa “ dır. Her ikisi de önce “ makbul “ olmuşlar, sonra “ maktul” durumuna düşmüşler ve padişahları tarafından boğdurulmuşlardır.

                       
Mora yarımadası; Osmanlı’lar tarafından “ iki kez “ fethedilmiştir. İlki; 1387’den 1460 yılına kadar on defa, II. Murad döneminde bir ve Fatih[3] döneminde iki defa olmak üzere Mora’ya toplamda 13 sefer düzenlenmiş ve böylece yarımadanın büyük bölümünü ele geçirilmiştir.  Daha sonra Venedik’in elinde bulunan önemli kıyı şehirleri “ İnebahtı, Modon, Navarin ve Koron “ 1499-1502 Osmanlı Venedik savaşları sırasında, diğer bazı yerler ise 1540 yılına kadar fethedilerek yarımadanın tamamı Osmanlı hâkimiyetine girmiştir.

                         
Ünlü Osmanlı seyyahı Evliya Çelebi’de Mora yarımadası, Benefşe, Anabolu ve civar yerleri, buralarda bulunan kaleleri seyahatleri esnasında ziyaret etmiş ve önemli bilgiler vermiştir. Ünlü seyyahımız; Girit Savaşı’na katılmak üzere yola çıkarak 1668-71 yılları arasında bugünkü Yunanistan coğrafyasını gezmiştir. Edirne’den yola çıkan Evliya Çelebi, “ Trakya, Makedonya ve Teselya üzerinden Mora yarımadasına”  ulaşmıştır. Evliya Celebi, Benefşe ’yi ise ilk kez 30 Nisan 1645’de İstanbul’dan denize açılan donanma ile birlikte Girit’e giderken görmüştür. Yolda Anabolu’ya uğrarlar, buradaki asker ve malzeme alırlar. Bir gün burada kalmalarına rağmen Çelebimiz “ Anabolu kalesini temaşa”  edemez. Buradan hareket ederek Benefse’ye gelir.

                         Benefşe ’de fazla kalmadan Rumeli Beylerbeyi Küçük Hasan Paşa ve limandaki askerleri hemen alarak aynı gün Girit’e doğru yola çıkarlar. Bu Evliya’nın Benefse’yi ilk görüşüdür. Ünlü seyyahımız gördüğü Benefşe ‘yi şöyle tasvir eder; “Evvela bu kal‘a-i Benefse'ye elsine-i nasda Menekse[4] derler. Lisan-ı Freng'de dir, lisan-ı Rum'da Monemvassia’ dır, amma lisan-ı kavm-i İslam'da Benefse'dir. Vech-i tesmiyesi oldur kim dağların ve bellerin ve Cakona nahiyesi ellerin cumle benefse ve zerrin ve musk-i rumi ve ada soğanı zeyn edup benefsec rayihası ademin demağın mu‘attar etdiğinden bu kal‘aya Benefse derler.” Bugünkü Türkçe ile Çelebimiz,  Benefse’ye halk dilinde Menekşe dendiğini belirtir. Dağlar, beller ve Tsakona nahiyesi menekşe ve diğer çiçeklerle adeta süslendiğinden ve menekşe kokusu insanın dimağını kapladığından bu  kaleye Benefşe dendiğini söylemektedir.

                       
Mora yarımadası uzun süre Osmanlı hâkimiyetinde kaldıktan sonra ne yazık ki 1683-1699 “ Venedik-Osmanlı savaşın” dan sonra “ Karlofça Anlaşması “ sonunda Venedik hâkimiyetine girdi. Bildiğiniz gibi bu anlaşma Osmanlı’nın ilk toprak kaybettiği anlaşmadır. 1715 yılında Osmanlı devleti Mora yarımadasını yeniden fethetmek için harekete geçti. “ Şehit Ali Paşa[5] komutasındaki sefer sırasında “İstendil Adası”  donanma tarafından ele geçirildi. Onu “ Gördüs, Anabolu, Mora, Kasteli, Navarin, Koron ve Modon” un fetihleri izledi. 1715 yılı Ağustos ayının sonlarına doğru  “ Benefşe Kalesi”  dışında neredeyse yarımadadaki tüm kaleler alındı ve Benefşe de 7 Eylül1715 ’de teslim oldu.

                       
Mora seferinde uzun süredir fethedilemeyen bazı ada ve kaleler de ele geçirildi. “ Eğine ve Çuka adaları “ yanında Girit’teki “ Suda ve İsperlonga kaleleri “ de zapt edildi.  Böylece Mora’daki Osmanlı hâkimiyeti yeniden tesis edildiği gibi Karlofça Antlaşması ile oluşan olumsuz hava da dağıtılmış oldu. Mora’nın yeniden fethedilmesi dönemin tarihçileri tarafından yazılan “ fetihnamelerle “ anlatılarak ölümsüzleştirildi. Bunlardan biri de yazan ”  Raşid Mehmed Efendi” dir.  Devletin resmi tarihçisi “ vakanüvis” olarak 1715 Mora seferine katılan Raşid Mehmed Efendi Tarihinde, Mora’nın fethinden sonra elli civarında fetihname yazdığını ve bunların Osmanlı eyaletlerine ve çevre ülkelere gönderildiğini ifade etmiştir.

                       
1715-1820 tarihleri arası bazı küçük çalkantılara rağmen Mora Türkleri için sakin geçti ancak 1820-21 yılından itibaren Mora yarımadası ve Ege Adaları, Rumların “ bağımsız Yunanistan”  emeli dolayısıyla büyük bir kıyıma ve isyanlara sebep oldu. Esasen Osmanlı devleti 19. yy a kötü başlamıştı ve bu yy Osmanlı’nın” en uzun ve en buhranlı asrı “olarak tarihlere geçecek ve asrın sonunda Osmanlı devleti parçalanarak imparatorluk tarih sahnesinden silinecekti. 19.yy başında padişah II. Mahmut idi ve “ devlet-i aliye” yi tepeden-tırnağa yenilemek ve çöküşü durdurmak niyetindeydi ancak başta”  Avusturya Macaristan İmparatorluğu ve Rusya “ olmak üzere bütün büyük Avrupa güçlerinin toprak istekleri ve devlet üzerinde nüfuz kurma niyetleriyle karşı karşıya kalmıştı.

                            
II. Mahmut’un bu isteklere karşı gelmesi neredeyse imkânsızdı zira elinde ne iyi işleyen bir devlet aygıtı ve ne de güçlü bir ordu bulunuyordu. Nitekim ilk darbe Mora Yarımadasından geldi. Yunan isyanı , “ Filiki Eterya Cemiyeti lideri Aleksandros İpsilantis” in 6 Mart 1821 günü,[6] üç bin kişilik kuvvetleriyle Yaş şehrine girerek isyanı başlatmasıyla, başkent İstanbul’un gündeminde ilk sıradaki yerini alarak bunu 1829’a kadar korudu. Padişah burada büyük bir hata yaparak isyanın çıktığı Mora Yarımadasını kontrol eden “ Yanya Valisi Tepedelenli Ali Paşa” yı asi ilan ederek astırdı. II. Mahmud, Mora Yarımadasının kontrolünde ve asayişinde, güçlü otoritesiyle bu bölgeyi yöneten “ Tepedelenli Ali Paşa’nın önemini ve Yunan İhtilâlinin İmparatorluk için yarattığı tehdidin boyutlarını” idrak edememişti.

                       
Askeri önlemler alarak, ayaklanan âsilerin elebaşlarını idam ettirerek problemi çözebileceğini düşünüyordu. Aslında Sultan II. Mahmud, 1821’den 1829’a uzanan süreçte “ Mısır Hidivi Kavalalı Mehmed Ali Paşa” ’nın da desteğiyle Yunan isyanını geniş ölçüde durdurmuştur. Ancak, 1827 Navarin baskınıyla donanmasını kaybetmesi ve 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı’nda alınan ağır yenilgi sonunda Yunanistan’ın imparatorluktan kopuşunu ve bağımsız Yunanistan Krallığı’nı kabul etmek zorunda kalmıştır.

                  
19. asrın Osmanlı’nın felaket asrı olduğunu, çöktüğünü ve önemli toprakları kaybederek parçalanmaya doğru gittiğini önceden belirtmiştik. “ 1804’te Sırpların, ardından da 1821’de Rumların isyanı, “ bölgedeki dengeleri önemli ölçüde alt üst etmişti. Bu süreçte en sarsıcı gelişmelerden biri kuşkusuz Balkanlarda bağımsız bir “ Yunanistan Devleti” nin ortaya çıkışı oldu Bu bağımsızlıkta “ İngiltere, Fransa ve Rusya” nın dayatmasının da büyük etkisi oldu. Bu durum aynı zamanda Balkanlardaki diğer milletlere örnek olacak tehlikeli bir süreci başlattı. Yunan bağımsızlığı sürecinin en büyük mağduru[7], bölgenin fethinden itibaren burayı vatan edinen “ Mora Türkleri”  oldu. O devir için eşine az rastlanır katliamlara uğrayan Mora Türkleri, Yunan Krallığı’nın kuruluşu kesin olarak ilan edildiği 1830’da tarih sahnesinden tamamen silindiler ve yok oldular.

                    
Mora isyanı sırasında Yunan kilisesinde görevli papazlar etkin rol oynuyorlar ve      “ Konsoloslara hürriyet, Türk’lere ölüm “ diye her yerde bağırıyorlar ve Rum halkını tahrik ediyorlardı.  Mora Türkleri kalelere çekildi , bazı askerî tedbir zamanından önce alındı.  Yanya Valisi için hazırlanan 3.500 asker “Anabolu” ya gönderildi. Ordu yol boyunca bazı isyancıları etkisiz hale getirdi ve Anabolu ’daki Rum kuşatmasını[8] kaldırdı. Bundan sonraki hedef “ Tripoliçe “ idi. Buradaki Müslümanların “ Anabolu’ya veya Badra” ya nakli düşünüldü ise de sonra bundan vazgeçildi. Tripoliçe ’nin muhafazası için takviye asker gönderildi. İşte bu da yapılan yanlışlardan bir tanesiydi ve bedeli bir süre sonra çok acı ödenecekti.

                  
Kuşadası’na gelen ilk Mora muhacirlerinden olan “ Benefşe halkı” nın durumu ise gerçekten vahimdi. İsyanın ilk günlerinden itibaren kale kuşatma altındaydı. Deniz yolu Rumlar tarafından tutulduğu için yardım gelmedi ve kuşatma altındaki Türkler çok zor durumlara düştü. Kalede dayanılmaz bir açlık baş gösterdi.  ve daha fazla direnmeyen kale halkı, “ 5 Ağustos 1821’de “ İpsilanti’nin emrindeki Rumlara teslim[9] oldu. Teslim şartları gereği 600 Türk’ün Anadolu sahiline götürülmesi gerekirken, Suluca Adası’na ait teknelere bindirildiler. Bu Mora Türklerinin yolda çoğu öldürüldü, kalanlardan bazıları bütün varlıkları gasp edildikten sonra Akdeniz’de Girit’e yakın Kaşot Adası’na terk edildiler.

                      
Yunan devletinin kurulmasıyla sonra eren 1821 Mora  isyanı,  tarihin en büyük “ Türk katliamlarından”  biridir. Bugün içimizdeki bazı “ Yunan Muhibbileri “nin  kıyımı saklama çabalarına veya görmezden gelmelerine karşın , bazı Yunan kaynaklarında bile isyandan önce  sayıları 90.000 üzerinde olan  Mora Türkleri resmen katliama tabi tutulmuş ve yok edilmişlerdir. Mora Türklerinden sadece “ birkaç bini “ sandallarla Anadolu kıyılarına ulaştılar ve “ İzmir, Söke ve Kuşadası”  başta olmak üzere Ege bölgesine ve adalara iskan edildiler. Bu konuda gerçekten objektif ve resmi kaynaklara dayanan araştırmaları ile tanınan Ali Fuat Örenç beyin yazdıklarını okuyalım.

               
 “ Mora Yarımadası’nda 50 bin civarında Müslüman erkek olduğu zikredilmektedir. Bunlardan 40 bini Tripoliçe katliamında yok olmuştur.[10] Dönemin eserlerinde Gördüs Kalesi’nde 500, deniz kıyısındaki Vostice ve Kartina’da 100, Argos’ta 170, Navarin’de 180, Koron ve Landos’ta 200, Guston’da 300, Arkadya ve Mezistre’de 400, Benefşe’de 500, Anabolu’da Türk-Yahudi toplam 750, Fenar’da 1.000, Tripoliçe’de ise 2.000 yerleşik Türk hane tespit edilmişti. Balyabadra’nın nüfusu ise 10 bin civarındaydı. Ahmed Lutfi Efendi, isyanın daha ilk günlerinde Mora’da en az 35 bin Türk’ün katledildiğini yazmaktadır. “  

                                
Mora isyanına şahit olan, isyan sırasında bölgede bulunan Avrupalı diplomatlar, seyyahlar ve askeri gözlemcilerin bu konuyu anlatan kitapları ve yazıları vardır. Onlar bile “ Yunan Mezalimi” karşısında dehşete düşmüş, vahşete dayanamayan bazı Batılı diplomatlar kadın ve çocukların yoğun olduğu küçük kafileleri Anadolu kıyılarına ulaştırmışlardır. Esir Türkler parayla satılmış, öldürülen ve Anadolu’ya kaçan Moralı Türklerin malları ise yağmalanmıştır.

                               
1820-1822 yıllarında Kuşadası başta olmak üzere, Sisam ve Sakız Adaları ile Ege kıyıları da isyanın derin tesirleri altındaydı. Bu üzücü duruma birde Kuşadası Rumları ile işbirliği yapan, Çanlı sahillerini vuran, adam kaçıran, tarladaki ürünleri yakan, bölgeyi kasıp kavuran “ Rum Çeteleri “ eklendi. Sisam olayları için “ İlyaszade Ahmet ağa” görevlendirildi. Ahmet Ağa, Rumları tepelemek için Osmanlı donanmasının da yardımını istiyordu ve durumu kaptan-ı derya’ya bildirdi. Ahmet ağa vakit kaybetmeden askerleriyle Sisam karşısındaki “ Çekili “ köyüne geldi ve donanmayı beklemeye başladı. Donanma,  Sisam önlerinde beklenirken, “ Rumeli valisi Hurşit Paşa” nın verdiği malumat üzerine Mora’ya gönderildi. İlyas ağa durumdan habersiz “ Çekili ’de bekliyordu ancak bir süre sonra donanmanın gelmeyeceği 1236 / 1821[11]  yılında kendisine bildirildi.

                            
Rum çetelerinin sayısı hızla artıyor ve zaten zor durumda olan Kuşadası’nın savunması eldeki askerle zorlaşıyordu. İlyaszade Ahmet ağa ve adamları yetersiz kalmıştı. Bu sırada İzmir’de sürgün hayatı yaşayan “ Maraş Valisi Kalender Paşa[12] 4.000. askerle  Kuşadası muhafızlığına atanarak İlyaszade ’nin yerine geçti. Kalender Paşa’nın atanması ile Kuşadası’nda yaşayan yerli Rumlar firar etti çünkü yerli Rumlar Sisam eşkıyalarına yardım ve yataklık ediyorlardı. Kuşadası’ndan ayrılan Rumların emlakına hükümet el koydu ve bir müddet sonra da bu emlakları satışa çıkardı, yaklaşık bir buçuk yıl beklemeden sonra Rumların boşalttığı yerlerin tamamı başka alıcı çıkmadığından İlyaszade Ahmet Ağa’ya 1239 /1824[13] de 50.000 guruşa satıldı.

                        
Yazımızın ana konusu olan Osmanlıca belgede Mora Benefşe kalesinde görev yaparken kuşatma nedeniyle kaleyi teslim etmek zorunda kalıp, kale halkıyla birlikte teslim şartları gereği kale halkı olan yaklaşık 500 kişiyi , Kuşadası’na getirmekle görevli olan askerlerle ilgilidir. Gözü dönmüş Yunan isyancıları ile çarpışıp bin bir güçlükle Samos üzerinden Çanlı karyesi kıyısına gelen ve oradan da Kuşadası’na nakledilen bu askerlerin sayısı 111 dir ve bunlarda 111 tane de tüfek vardır. 7 Cemaziyelahir 1236 [14]/ 12 Mart 1821 tarihli belgenin tercümesi şöyledir. “  Hazinedara;  Mora’da bulunan Benefşe Kalesi ahalisinden savaş nedeniyle Kuşadası’na gelen Moralı 111 asker ve 111 tüfek ve cephane nakli için hazineden 20.000 guruş ödenmesi hususunda baş muhasebeye kayıd ettirilmesi ve gereğinin yapılması konusundaki emrimdir.” 

                        
Mora Türkleri Kuşadası’na yerleştirildi ancak uzun süre göçün verdiği travmalarla uğraşmak zorunda kaldılar. Kuşadası’na, Mora’dan gelen muhacirlerin çoğu “ Benefşe” lidir. Bu Türklerin büyük bir kısmı Kuşadası ve Söke’ye yerleştirildi. “ Mahmut Esat Bozkurt ve Paşozadelerin ataları” Benefşeli Moralılardan bir kaçıdır. Mahmut Esat Bozkurt’un kayınpederinin ailesinin lakabı “ Menekşeli zadeler “ idi.  “ Menekşeli zade Mehmet Emin Efendi”  ise 1890 yıllarda Arvalya mevkiinde 31.900 dönüm zımpara maden alanının işletme ruhsatına sahipti.[15] Geldiklerinde hiç Türkçe bilmeyen bu insanların yerli halkla kaynaşması uzun sürdü

                             
Kuşadası yerli halkı; Moralılara iyi davranmadılar. Çalışkan, ticarete yatkın, ziraatı ve hayvancılığı iyi bilen bu insanlarla uzun süre kimse kız alıp-vermedi. Hatta onlara mezarlık için şehir dışında deniz kenarında yer tahsis ettiler. 1930 lara kadar Moralılar Mezarlığı deniz kenarında idi. Araştırmalarımıza ve kentimizin uzun soluklu “ Kuşadası Yerel Tarih Dergisi” ne göre Mora’dan Kuşadası’na yerleşen ailelerin başlıcaları şunlardır ; “ Hacı Mahmut zade hasan bey (M.E. Bozkurt’un babası ), Paşozadeler, Naci Akdoğan’ın anne tarafı, Sarıoğlu ailesi, Hacı İbrahim ağalar (Çam tepeler), Orhan Killi ’nin ailesi, Şükrü Demir’in ailesi Ağa Mustafa’lar, İnce Memetler, Merzukalar, Sığır dilliler, Bokçunun Arifler, Tabaşakiler, Papazlar, Aygırlar. “

                     
Kuşadası’nda;  Mora’dan Yunan baskısıyla ayrılmak zorunda kalan, Mısır ve İstanbul’da ün salan Moralı bir ünlü ailenin izlerini arıyoruz.  Malatya’dan, İstanbul’a ve oradan da Mora’ya  1715 yılında görev gereği giden, 50-60 yıl orada yaşadıktan sonra, Mora isyanı sırasında orayı terk etmek zorunda kalan ünlü bir ailenin üyeleridir aradıklarımız.“ Moreviler “ adı ile meşhur olan, bir kolu İstanbul’da,  diğer kolu Mısır’da olan bu aile yakın tarihimizde yetiştirdiği önemli din ve devlet adamlarıyla ünlüdür. Ailenin kurucusu olan” Yahya Şerafettin Efendi “ , uzun ömrü boyunca İstanbul’da altı padişahın taltiflerine ve yakın ilgilerine mazhar olan büyük mutasavvıf ve Celveti Tarikatı Kurucusu “ Aziz Mahmud Hüdai “ nin halifesi  “ Emrullah Celveti Efendi ”nin kızıyla evlenir.

                  
Padişah III. Ahmet’in “ saray imamı” olan Emrullah Celveti, o sıralarda der saadette tarikatını kurmakla meşgul olan “ Nurettin el-Cerrahi “ ile tanışır. Padişah III. Ahmet, tekkesini inşa için Nurettin Cerrahi ’ye 300 altın gönderdi ancak şeyh Cerrahi bunu kabul etmedi. Durumu gören Emrullah Celveti saray imamlığından istifa ederek, şeyhe kapılandı ve “ cerrahi dervişi”  oldu. Bir süre sonra  Mora  bölgesine sefer düzenlendi ve Mora yarımadası, Osmanlı ordusunca  Venediklilerden geri alındı. Seferde orduya “ ordu şeyhi “ nin katılması bir gelenekti ve bu görev padişah tarafından en kıdemli olan “ Nurettin Cerrahi” ye tevdi edildi ancak o kabul etmeyerek yerine “ Şerafettin Yahya Efendi[16] ”yi gönderdi.

                     
Mora Anabolu’da tekkesini kuran ve “ Cerrahi çerağını yakan”   Yahya Efendi 1716-1760 yılları arasında 54 yıl yaşadıktan sonra şeyhinin vefat etmesi üzerine İstanbul’a dönüp Cerrahi tarikatının başına geçer. 1821 yılı Mora isyanında , “ Mora Cerrahi Tekkesi”  isyancılar tarafından yıkıldı, tekke kiliseye dönüştürüldü ve postnişinleri esir edildi. “Şeyh Sami”  efendinin Mısır’a gitmesine izin verildi ancak iki kardeşi Mora’da rehin kaldı. “ Kavalalı Mehmet Ali Paşa”  tarafından büyük ilgi ile karşılanan “ Sami efendi “ Mora’da tekrar ezan sesi duyulmalı diyerek Mısır Hidivini ikna etti ve Kavalalı oğlu İbrahim Paşa komutasında bir ordu göndererek isyanı bastırdı ve Sami efendinin kardeşlerini kurtardı.

                          
Mehmet Ali Paşa’dan sonra, “ Abdurrahman Sami Paşa “ olarak anılan Cerrahi şeyhi Mısır’dan ayrılıp Osmanlı hizmetine girdi ve uzun süre çeşitli eyaletlerde valilik yaptı. 1879 yılında ölünce II. Abdülhamit’in isteği ile II. Mahmut haziresine defnedildi.  Ailenin reisi “ Abdüllatif Suphi Paşa”  oldu, Abdüllatif Suphi Paşa bir süre sonra Osmanlı Maarif Nazırı oldu  ve aile bundan sonra “ Moreviler “ diye anılmaya başlandı. 15 evlilik yapan paşanın 25 çocuğu dünyaya geldi  ki torunlarından  biri ünlü bestekar “ Suphi Ziya Özbekkan “  en küçük oğullarından biri de  “ Hamdullah Suphi Tanrıöver” dir. Şimdi acaba Kuşadası’nda bu kadim aile “ Moreviler “ soyundan gelen ve aslı Mora muhaciri olanlar hala yaşıyorlar mı ? Mora’dan gelen bu ailenin bir kolu da Kuşadası’na kadar uzanmış olabilir mi diye merak etmekteyiz.

                             
Ataları Mora’dan gelen Kuşadası’nın ünlü simalarından ve Diana turizmin kurucusu Sayın “ Hasan Tonbul “ beyde ata toprağı Benefşe’ yi ziyaret etmiş ve gezi anılarını  “ Benefşe İzlenimleri [17] “ adı altında paylaşmıştır. Hasan bey ;  Benefşe kalesinin teslim tutanağını imzalayan yörenin güçlü isimlerinden ve daha sonra Kuşadası’nın ilk belediye başkanı olan “ İbrahim Ağa” dan bahsetmektedir. Osmanlı devleti adına kaleyi teslim eden kişi ya kale dizdarı ya da Benefşe naibi olmalıdır. İbrahim Ağa demek ki o vakitler genç bir delikanlı idi, Benefşe ’den göç ederek Kuşadası’na gelip cami-atik mahallesine yerleşmiştir

                       
Moralı muhacir olan “ Sarızade İbrahim Ağa”  yı Osmanlı kaynakları kentimizin ilk belediye başkanı olarak doğrulamaktadır. O dönemde viran bir durumda olan “ İbrahim camisi ”ni, Belediye hamamını ayağa kaldırmış ve hamam kitabesinde adı zikredilmektedir. Kitabede “ Sarızade İbrahim Ağa genç bir belediye reisi iken bu hamamın yeniden yapılmasına muvaffak oldu. Bravo bu gayrete. Belediye eksiksiz harcadı parayı ve güzel oldu bu hamam. Sene 1298/1881  “ diye yazmaktadır.  İbrahim ağa; 1880 yılında Kuşadası’nın ilk belediye reisi olmuş, 1894[18] ve 1903 senelerinde üç kez daha seçilerek görevine devam etmiştir.

                       
Yakınlarda yapılan bir sözlü tarih çalışmasında ise ; İbrahim ağanın birkaç göbekten torunu olan “ Baha Uncu “ bey “Babaannemin dedesi Hacı İbrahim Ağa, 1820’de Mora’dan Kuşadası’na gelmiş. Mora’da Osmanlı’nın Uç Beyi gibi bir statüye sahipmiş. Ne zamanki topraklar kaybediliyor, Mora’yı terk etmek zorunda kalıyorlar. Hatta statüsü gereği, teslim belgesini de bizzat kendisi imzalıyor. “ diye bahsetmektedir. Sözlü tarih çalışmasının devamında ilk belediye reisimizin “ Kuşadası Şehremini “  olmadan önce ne işle iştigal ettiğini de şu sözlerle açıklamaktadır. “ Hacı İbrahim Ağa Kuşadası’na yerleştikten sonra kervansaray civarında helvacılığa[19] başlamış. Hacı İbrahim Ağa’nın helvahanesi de oradaymış. Helva üretip Mısır’a, İskenderiye’ye helva ihraç edermiş. O zamanlar Kuşadası’nda altmış, yetmiş tane helvahane olduğunu duyardık. Ağa’nın çocuklarından tek oğul olan Mustafa Bey de Helvacılığı sürdürmüş…. “

                                
Sonuç olarak; Osmanlı idaresinde 360 yıldan fazla bir süre yaşayan Mora Türkleri, anavatana dönerek, evlerini, tarlalarını, sevdiklerini ve hatta mezarlarını bile arkalarında bırakmak zorunda kalmışlardır. Fatih devrinde ; “ Karaman, Konya ve Yozgat “ havalisinden Mora’ya gönderilen Türkmenlerin torunları olan “ Mora Türkleri “  günümüzün sevilen ve sayılan değerli insanlarıdır. Evlad-ı Fatihan diyarları Benefşe ve Mora’dan  gelenlere selam olsun.

 -------------------------------------------------------------------------------------------

 Kaynakça

 

Akyay, B. (2011 cilt 11 sayı 2). Evliya Çelebi Seyahatnamesine Göre Benefşe. Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi, 129-154.

Anonim. (2020, Nisan 13). Moreviler. Moreviler.com : www.moreviler.com adresinden alınmıştır

Belen, N. (1978). Kuşadası Şehri Ortaya Çıkışı ve Tarihi. Aydın: Tuna Yayıncılık.

BOA. (1236). H. H. TASN. 37902 . Cumhurbaşkanlığı Devlet Osmanlı Arşivleri .

BOA. (7 Cemaziyelahir 1236). C. HR. 00088 04376 001 . Cumhurbaşkanlığı Devlet Osmanlı Arşivleri .

BOA. (tarih yok). CEV. ASK. TASN. 27291. Cumhurbaşkanlığı Devlet Osmanlı Arşivleri .

BOA. (tarih yok). H.H. TASN. 38802. Cumhurbaşkanlığı Devlet Osmanlı Arşivleri .

Ergül, A. (2009 Ağustos ). Mora Tarihi ve Moralı Kuşadalılar. Kuşadası Yerel Tarih Dergisi, 8.

Hüseyin Sarıkaya, V. G. (2018 sayı 67). Mora'nın Yeniden Fethine Dair Osmanlıların Hazırladıkları Fetihname . Tarih Dergisi, 101-124.

Karpat, K. (2003). Osmanlı Nüfusu 1830-1914, Demografik ve Sosyal Özellikleri . İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları.

Kayapınar, L. (1999). osmanlı Klasik Dönemi Mora Tarihi Doktora Tezi . Ankara : Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.

Kiel, M. (1992, Cilt 5). Benefşe. Türkiye Diyanet Vakfı islam Ansiklopedisi, s. 434-436.

Örenç, A. F. (2011 Sayı 11). Yunanistan'nın Bağımsızlığı Sürecinde Yok Edilen Mora Türkleri. Uluslararası Suçlar ve Tarih Dergisi, 5-32.

Seyitdanlıoğlu, M. (2004 Cilt 6 Sayı 12). Yunan İhtilali ve II. Mahmut'un Politikaları. Manas Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 49-56.

Sözer, M.-Ş. (2020, Mayıs 4). Zeytinciliğin İçine Doğmuş Çocuklar Baha ve Hikmet Uncu. Kuakmer Org: www.kuakmer.org adresinden alınmıştır

Tonbul, H. (2016 Eylül Ekim Sayısı). Benefşe İzlenimleri. Kuşadasu Yerel Tarih Dergisi, 18-19.  


[1] Machiel  Kiel, Benefşe, TD Vakfı İslam Ansiklopedisi, 1992 İstanbul, Cilt 5, s 434-436 ) 

[2] Kemal Karpat, Osmanlı Nüfusu 1830-1914, Demografik ve Sosyal Özellikleri, İstanbul 2003, Tarih Vakfı Yurt Yayınları,  s 237-245

[3] Levent Kayapınar, Osmanlı Klasik Dönemi Mora Tarihi,  , Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Doktora Tezi, Ankara 1999, s. 222-223.

[4] Bülent Akyay, Evliya Çelebi Seyahatnamesine Göre Benefşe , Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi, İzmir 2011,   Cilt 11 sayı 2, s 129-154

[5] Hüseyin Sarıkaya-Veysel Göger, Mora’nın Yeniden Fethine Dair Osmanlıların Hazırladıkları Fetihname,  Tarih Dergisi, yıl 2018 sayı 67, s 101-124

[6] Mehmet Seyitdanlıoğlu, Yunan İhtilali ve II. Mahmud’un Politikaları, Manas Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Bişkek 2004, Cilt6 Sayı 12, s 49-56

[7] Ali Fuat Örenç, Yunanistan’ın Bağımsızlığı Sürecinde Yok Edilen Mora Türkleri, Uluslararası Suçlar ve Tarih Dergisi, İstanbul 2011, Sayı 11, s 5-32

[8] Ali Fuat Örenç, Yunanistan’ın Bağımsızlığı Sürecinde Yok Edilen Mora Türkleri, s 27

[9] Ali Fuat Örenç, Yunanistan’ın Bağımsızlığı Sürecinde Yok Edilen Mora Türkleri, s 28 

[10] Ali Fuat Örenç, Yunanistan’ın Bağımsızlığı Sürecinde Yok Edilen Mora Türkleri, s 30

[11] BOA. H.H. TASN. 37902 1236

[12] CEV. ASK. TASN. 27291

[13] BOA.H.H. TASN. 38802 

[14] C.HR. 00088-04376-001  7 Cemaziyelahir 1236

[15] Ali Ergül, Mora Tarihi ve Moralı Kuşadalılar,  Kuyeta Kuşadası Yerel Tarih Dergisi, Ağustos 2009, s 8

[16] Moreviler, http://www.moreviler.com/moreviler, erişim tarihi 13.04.2020

[17] Hasan Tonbul, Benefşe İzlenimleri, Kuşadası Yerel Tarih Dergisi, 2016 Eylül Ekim sayısı , s 18-19

[18] Nezahat Belen, Kuşadası Şehri Ortaya Çıkışı ve Tarihi, Aydın İl Kültür Müdürlüğü Yayınları, Tuna Matbaacılık 1978,  s 47

[19] Melek-Şefik Sözer, Zeytinciliğin içine doğmuş çocuklar, Baha ve Hikmet Uncu, Kuakmer. Org., erişim tarihi : 04.05.2020 https://kuakmer.org/zeytinciligin-icinde-dogmus-cocuklar-hikmet-ve-baha-uncu/


 

Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam28
Toplam Ziyaret180021
Köşe Yazıları
Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar15.909415.9731
Euro16.730816.7979
Hava Durumu
Saat