• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Site Menüsü
Site Haritası

Yerli Rumların Kuşadası'na İhaneti



YERLİ RUMLARIN KUŞADASI’NA İHANETİ



 

17. yüzyılın başlarında  Padişah 1. Ahmet Han’dan aldığı  fermanla Kuşadası’nı iskana ve imara açan dönemin kudretli kaptanpaşası  ve sonrasında vezir-i azamı Öküz Mehmet paşa  Kuşadası şehrinin kurucusu ve banisidir.  1671 yılında kentimizde bulunan ünlü Osmanlı seyyahı “Evliya Çelebi”  Kuşadası “dokuz mahalle ve dokuz mihraplı” bir Türk-İslam şehridir diye tarif eder.  Ünlü gezgin şehrimizde çok az sayıda olan gayr-i Müslimlerden hiç bahsetmez. 1676-77 yıllarına gelindiğinde ise Kuşadası kenti “Anya” bölgesinde değil, Kurşunlu han ve iç kale etrafında büyümeye başlamış ve limandaki iskele sayesinde İstanbul’un iaşesini temin etmeye başlamış ve şehir civarında yetişen gıda ürünlerini ihraç etmektedir. Bir başka Osmanlı arşiv belgesine göre bu dönemde Kuşadası sur dışına doğru büyümeye başlamış ve yeni mahalleler ortaya çıkmıştır.

Bu belgeye göre; “ Nefs-i Enderun-kal’a-i Kuşadası, Cema’at-ı Neferat-ı Mustahfazan, Mahalle-i Temürci, Mahalle-i Dizdar, Mahalle-i Cami Cedid (Hacı İbrahim), Mahalle-i Cami Atik, Mahalle-i Muytap, Mahalle-i Hacı Ha[1]san, Mahalle-i Boyacı, Mahalle-i Alaca Mescid, Mahalle-i Türkmen, Mahalle-i Dimyat adlarıyla sayı on ikiye ulaşmıştır. Bunlardan sadece “Dimyat” sur dışındadır ve Rum mahallesinin ilk nüvesini teşkil etmektedir. Dimyat mahallesinde yaşayan Rumların sayısı “60 hane”dir.  Kuşadası Rumlarının sayısı 1750 yılından itibaren sürekli olarak artmıştır. Rumlar; Kuşadası Osmanlı idarecilerinden izin alarak surların dışın[1]da “Rum-Ortodoks Mahallesi” oluşturmaya başladılar. 1745 yılında Girit[1]Hanya’nın Osmanlı tarağından zapt edilmesine nazire olarak Kuşadası’nda bir Rum-Ortodoks mahallesine “Hanya” adı verilmiştir. Hanya mahallesinin kurulduğu yere Türkler Kese dağı, Rumlar Elias dağı demişlerdir. Daha sonra bu mahalle 19.yy. da “Dimyat mahallesi “ adını almıştır.

Rumların 18. yy ilk yarısında Kuşadası ve çevresinde çoğalmalarının ve şehrin Türk-İslam milletinden sonra sayıca ikinci millet olmasının çeşitli nedenleri vardır. Bunlardan ilki ve en önemlisi “şehrin limanının sunduğu ticaret imkanları ve beraberinde getirdiği zenginliktir.” Kuşadası Rum Milletinin kurucusu olarak Tireli bir Rum ailenin oğlu olan “Manolakis Benlioğlu” kabul edilir. 1733 yılında Tire’de doğan Manolakis, 18 yaşındayken ticaret yapmak için Tire’den Kuşadası’na gelir. Önceleri “Kurşunlu Han” da bir oda tutar, sonra sur dışında bir ev yapar. Tüccar olarak Kuşadası’na yerleştikten sonra, Rum ailelerden birinin kızıyla evlenir. Daha sonra Rumların dağınık ve sahipsiz hallerini görerek onları bir cemaat haline getirmeye karar verir. Manolakis Benlioğlu liderliğinde Rumlar millet haline gelirler. Benlioğlu’nun çocukluk arkadaşı olan “ Tire voyvodası Mustafa Paşa”nın da yardımı ve paşanın dönemin Osmanlı idarecilerini ikna etmesiyle “Kuşadası Rum Cemaati izin beratını” alır. Rumlar kese dağındaki evlerinin sayılarını artırdıkları gibi 1756 da “Yeni Efes Hastahanesini” hizmete açarlar ve 1780-1896 yılları arasında ise “Aziz Yorgo Katedrali” ni inşa ettirerek kilise sayılarını ikiye çıkarırlar. Böylece Kuşadası’nın ikinci büyük toplumu olurlar. Bu arada “Sakız ve Sisam adalarında” yaşayan Rumların bir kısmı da Kuşadası’na göçerek kente yerleşirler.

18 .yy Osmanlı arşiv belgelerininde işaret ettiği gibi, Osmanlı deyimiyle “Kuşadası Rum Milleti”, Aziz Yorgo katedrali inşaatının tamamlanması ile birlikte Kuşadası’nın ikinci büyük nüfusa[1]sahip toplum olmuş, Manolakis Benlioğlu’nun temellerini attığı “Kuşadası Rum Cemaati” oluşmuş ve Kuşadası Rum Milleti şehrimizin sadece ticari hayatına değil, dini, sosyal ve kültürel hayatına da katkılar veren renklerinden biri olmaya başlamıştır. Kuşadası Rum Milletinin şehrimizde ikinci büyük nüfusa sahip olması ve Manolakis Benlioğlu liderliğinde söz sahibi olarak Osmanlı idarecileri tarafından tanınmasında 1774 yılında Ruslar tarafından Osmanlı’ya zorla kabul ettirilen “Küçük Kaynarca Anlaşması”nda yer alan hükümlerinde rolü vardır. Rusların, Rumları kışkırtarak Osmanlı’ya isyan ettirmelerinin tohumları bu anlaşma ile atılmış ve Kırım’ın elden çıkması moskofu iyice azdırmış, 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması’nda Rus çarının teminat ile azınlıkların dini serbestisi büyük devletlerin himayesine geçmişti.

Kuşadası Rum milleti , Osmanlı Türk’ünün müsamahasını  her zaman suistimal etmiş , sinsi bir şekilde saman altından su yürütme misali asıl emellerini saklayarak her zaman Osmanlı Türkünü arkadan vurmuştur. Kuşadası’nda ilk yerli Rum milleti ihaneti “ rahip Oyniyoz” adlı bir Aynaroz papazı Kuşadası’nı 1779 yılında Kudüs papazlarından olan bir arkadaşıyla birlikte karıştırmıştı. Papazlar “Karapınar-İncirliova” da yakalanarak önce Kuşadası’na getirilmişler, sonra diğer arkadaşı ile birlikte İstanbul’a götürülerek yargılanmışlar ve Büyükada’daki manastıra “kalebend” olarak hapsedilmişlerdi. Dönemin “Kuşadası Metropoliti Mihail Efendi” İstanbul Rum patriğinin emri, şehrin ileri gelen Rum tacirlerin tavsiyesi ile hemen padişaha bir arzuhal göndererek hem sözde (!) bağlılığını göstermiş, hem de bu iki papazın cezalandırılmasını istemişti.

Osmanlı Rum milletine dini özgürlüklerini vermiş ve ibadethanelerine dahi  hiç karışmamıştı.  Kuşadası’ndan Ayvalık’a kadar olan bölgelerde yaşayan tüm Rum milleti 1780-1781 yılında  Kuşadası’nda kurulan “ Efes Metropolitliğine “ bağlıydı. Manolakis Benlioğlu liderliğindeki Kuşadası Rum Milleti rahip Oyniyoz tarafından başlatılan “misyonerlik hareketinin” sonuçlarını ortadan kaldırmak ve dikkatleri başka yöne çekmek istemektedirler. Bu nedenle hem “Kese dağına Aziz Yorgo Katedrali”ni yaparak Rum ihanetini gizlemek, hem de “Kuşadası metropolitliği izin beratını alarak” Kuşadası Rumlarına dini ve siyasi güç kazandırmayı hedeflemektedirler. Elbette bu duruma dönemin “devşirme Osmanlı idarecileri” de göz yummuş ve patrikhanede he[1]men bu bölgeye bir metropolitlik ihdas etmiştir.

Kuşadası Yerli Rumların ihanetinin zirveye çıktığı tarih ise ; 1821 yılında başlayan ve sonunda Yunanistan’ın bağımsız bir devlet olmasıyla biten “ Mora isyanı” dır. Mora isyanı” sırasında Kuşadası Rum Metropolitliği, Osmanlı’yı arkadan vuran ve Kuşadası Türk-İslam cemaatine kâbus dolu günler yaşatan “Rum eşkıyaları ”nın beslenip korunduğu bir “üs” olmuştur.1821 yılında İlyaszade Ahmet Ağa “Sisam ve Sakız adaları muhafızı” oldu. Rum çetelerinin yağmalarına karşı gelmek ve isyanı donanmanın da yardımı ile tamamen bastırmak istedi. Ancak donanma Mora taraflarına hareket etmek zorundaydı ve gelemedi. İsyan gittikçe büyüyor ve “Ege denizinde Rum eşkıyalar” cirit atıyordu. Sisam’daki Rum eşkıyaları, Kuşadası sahillerine ve köylerine saldırıyor ve büyük zararlara neden oluyorlardı. 1830 da Yunanistan’ın bağımsızlığını ilan ederek Osmanlı’dan kopan ilk devlet olması ve “Bab-ı Ali”yi bir yeni dizi tedbirler almaya yöneltti. “1839 Tanzimat ve 1856 Islahat Fermanları” ile “ Osmanlı tebaası-vatandaşı” olan gayr-i Müslimlerde, Türk-İslam tebaa ile eşit sayılmışlardır. Osmanlı devleti Avrupalı devletlerin dayatmaları ve çağın gerçeklerine uygun olarak idari düzenlemelere gitmiştir.

1862 de yayınlanan Rum Patrikliği Nizamatı (Rum Patrikliği Nizamnameleri) Rum-Ortodoks tebaanın yönetimine ilişkin genel kurallar tespit edildi. Bu kurallar, hem cemaatin iç yönetimini, hem de Rum[1]Ortodoks cemaat yönetiminin devlet mekanizması içindeki yerini belirliyordu. Cemaat yönetiminin hukuki ve dini yetkilerinin sınırlarını ise, patriklere verilen tayin beratları çiziyordu. Nizamnameden anladığımıza göre  “Kuşadası Metropolitliği” zengin Rumların yaşadığı yerlerden birisidir. Kuşadası-Efes Metropolidi seçilen rahip yılda sadece devletten “100.000 guruş” almaktadır. Yan gelirleri ve kiliseye aldığı bağışlar ise buna dahil değildir. Kuşadası limanı para basmakta, Batı Anadolu’yu adeta istila eden İngiliz ve Avrupalı tüccarların işlettikleri çiftlikler, madenler, İzmir-Aydın demiryolu kumpanyası, meyan kökü fabrikaları gibi dev yatırımlarda Rumlar “aracı” rollerini yerine getirip müthiş gelirler elde etmektedirler. Kuşadası’nda “Rum tefeciler, Rum tüccarlar ve Avrupalı devletleri Kuşadası’nda temsil eden Rum konsolos yardımcıları” adeta şehirde bir Rum hegemonyası kurmuşlardır. Bu durum “Aydın Vilayet Salnamelerinde ”de açıkça görülmekte ve bir anlamda “Yerli Rumların zenginliği ve refah seviyesi” teyit edilmektedir. Aydın Vilayet salnamelerinden “Kuşadası Rum nüfusu, Rumlara ait okullar, binalar ve dükkânlar ve vb.” her şey ayrıntılı olarak yer almaktadır.

1869 Maarif Nizamnamesi” doğ[1]rultusunda Kuşadası’nda tanzimatın eşitlik ilkesine uygun “Müslim ve gayr-i Müslimlerinde yer aldığı meclisler, sandıklar ve komisyonlar” kurulmuştur. Örneğin “kaza yönetim meclisi, belediye örgütü, menafi sandığı (banka) eğitim komisyonu, ilk ve ortaokullar” çağdaş kurumlardır. Ayrıca, bir sahil kenti olması dolayısıyla açılmış olan “konsolosluklar ve gelip giden gemiler” Kuşadası’na bir canlılık kazandırmışlardır. Kuşadası’nda bu dönemde yerli Rumların “2 okulu, 2 hastanesi, 2 kilisesi,1 mezarlığı, 1 gazetesi, 1 Metropolithanesi, 19 meyhanesi, 2 ta’sirhanesi, 2 eczanesi,400 ün üzerinde çeşitli dükkânı,5 un değirmeni ve vb.” çok sayıda emlakleri vardır.

Fener Rum Patrikhanesi ve ona bağlı olarak çalışan metropolithaneler Osmanlı devletinin 1. Dünya savaşından mağlup çıkmasından sonraki mütareke döneminde, Yunan işgali sırasında ve İstiklal savaşının devam ettiği dört yıl boyunca “Yunan devletinin Anadolu içindeki ihanet şebekesi” gibi çalışmış[1]tır. Karadeniz’de “Rum Pontus Devletini” yeniden canlandırma faaliyetlerinde ve Batı Anadolu’daki “Yunan işgali” nde başrol oynamışlardır. “Patrik, metropolitler, piskoposlar ve papazlar” yerli Rumları kışkırtmışlar, İngiliz, İtalyan Fransız işgal kuvvetlerine yol göstermişler ve Yunan askerlerine yataklık etmişlerdir. Çoğu Aydın’da olmak üzere tüm Batı Anadolu “Yunan mezaliminin” izleri olan “şehitliklerle” doludur. Kuşadası ise milli mücadele döneminde “İtalyanlar” tarafından14 Mayıs 1919’da işgal edildi ve işgal 17 Nisan 1922 tarihine kadar devam etti. 26 Nisan 1922 tarihinde ise; Yunan işgal kuvvetleri Kuşadası’nı boşaltan İtalyanların yerini aldı. Şehrimizde bulunan “Kuşadalı Rumlar” başta dönemin “Kuşadası metropoliti Yovakim Efendi” olmak üzere sevinç gösterilerinde bulundular. Osmanlı tarafından onarılan “Aziz Yorgo Katedrali Çan Kulesine” büyük boy bir Yunan bayrağı çektiler. Eski adı dimyat olan Rum mahallesindeki Rum ev[1]lerinin balkonlarına ve pencerelerine de “Yunan bayrakları” asılmıştı. Bu işgal 5 ay sürdü ve 7 Eylül 1922 de sona erdi.

Kuşadası’nı işgal eden Yunan askerleri, “Athanasopulos” adlı birini kaymakam olarak tayin ettiler. Bir taraftan da soyguna başlayarak taşınır taşınmaz bir çok mala zarar verdiler. Yunan askerlerince ilçe halkının ¼ nin üzerinde bulunan “108.824.800 kuruş” 237  adet eşyaya  ve paraya el konuldu. 21’i kadın olmak üzere 157 kişi şehit edildi. 9 kişi darp edildi, 8 kıza tecavüz edildi. Çok sayıda yaralı olduğu anlaşıldı. “Kuşadası Liman Reisi Yusuf Efendi” nin eşi Yunan askerleri tarafından yarı çıplak bir halde çalgı eşliğinde Kuşadası çarşısında gezdirildi. Yunan askerleri işkence yapıyorlar, Müslüman kadınları zorla dans ettirerek Yunan askerlerini eğlendirmek zorunda bırakıyorlardı. Yunan askerlerinin tacizine maruz kalan 12-13 yaşlarında kız çocukları da vardı. Osmanlı arşiv belgelerine dayanarak anlatmaya çalıştığımız, kurulduğu günden beri bir “ihanet odağı” olan “Kuşadası Metropolithanesi” şehrimizin en tanınan mekânlarından biri olan meşhur “şato pansiyon” idi. Kuşadası’nın ilk “hükümet konağı” olarak kullanılan bu bina uzun yıllar Kuşadası’nın idare edildiği merkezdi. Bugün kullanılan “Hükümet Konağı”nın yapımına 1889 yılında başlanmış, iki yıl süren inşaat sürecinden sonra 4 Mart 1891 tarihinde hizmete açılmıştır. “Kaymakamlık, kadılık, jandarma, gümrük ve telgraf/posta” birimleri buraya taşınarak şehir tek bir merkezden yönetilmeye başlanmıştır. Eski bina ise “Efes-Kuşadası Rum metropolidhanesi” ne ihsan edilmiştir.

Kuşadası’nın son Rum Metropolidi “Yovakim Efendi”dir. Fener Rum patrikleri ve diğer Rum metropolidleri gibi “Yovakim Efendi”de Osmanlı’ya sürekli rol yapmış ve “sadık tebaa” izlenimini vermiştir. Hatta rolünü o kadar ustalıkla oynamış ki, basiretsiz bürokratlarının tavsiyesi üzerine padişahlık makamı tarafından “nişan” ile taltif edilmiştir. Ancak bu metropolit de, diğer ırkdaşları gibi, ekmek yediği kaba pislemeyi ihmal etmemiş ve metropolidhaneyi “el altından fitne, fesat ve silah yuvası” haline getirmekten geri durmamıştır. “Kırk yıllık yani, olur mu hiç kani” diye ecdadımız boşuna dememiş vesselam.

Sonuç olarak ;

Sanki Kuşadası tarihinde bu olaylar yaşanmamış, yerli Rumlar Türk’e zulmetmemiş, Kuşadası’nı bir zamanlar “ Eşkıya gölgesinde bir kaza “ haline getirmemiş ve binlerce masum Türk-İslam evladının kanını dökmemiş ve 1922 yılında Ege’den geri çekilirken Kuşadası da dahil tüm Ege köylerini, kasabalarını, şehirlerini ormanlarını yakmamış gibi masum göstermek en ufak deyişle “ Hadsizlik ve gafilliktir. “ İçimizdeki “ Yunan Muhibbileri ve Yunanaki adlı soytarıların “  sözlerine itibar etmeyiniz. Osmanlı arşivleri Yunan mezalimlerini anlatan binlerce arşiv belgeleriyle doludur. Tarihten ibret almak, geleceğimiz iyi inşa etmek anlamına gelir.

Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam49
Toplam Ziyaret213450
Köşe Yazıları
Hava Durumu